12 Ekim 2010 Salı

Anne Ben Kanser Oldum



Dün, kanser olduğumu öğrendim. Mesane kanseri. Cuma günü ilk ameliyata gireceğim.
Niye ben? Çünkü sigaranın dibine vurdum. Bile bile içtim. Şimdi mızmızlanmaya hakkım yok. Sülalede ilk ve tek kanser teşhisi bu. Yani öyle "benim ailemde yok, bende de olmaz" demeyin, bırakın zıkkımı. Bir de şu var ki mesane kanserinin dünya üzerindeki yaş ortalaması 65. Ben bu ortalamanın yarısındayım daha. Demek ki neymiş? "Daha yaşım genç, bana birşey olmaz" diye ihmal etmemek lazımmış. Her sigara içen bu illete yakalanacak değil ama ilk sebep o meret. Bilin.

İdrarda ve sonrasında gelen kan ile başladı herşey. Her zaman ki gibi boşverdim, üşütmüşümdür diye salladım. 15 gün sonra ikinci kere ve daha yoğun olmak üzere yine kanama olunca, Jeanne d'Arc zevcem ortalığı ayağa kaldırmış benden habersiz, sülale seferberlik ilan etmiş, yaka paça hastaneye götürdüler beni. İyi ki götürmüşler tabi. Sağolsunlar. Tahliller, bidon bidon kanlar, kültürler, röntgenler, ultrasonlar, endoskopiler, patolojiler.. Hepsi bizim için var. Nimet bunlar.
Velhasıl dün tanı koyuldu, sülalenin gelmiş geçmiş tek kanserlisi ben oldum. Gururluyum tabi.

Korku? Telaş? Gram yok yemin ederim. Aksine moral pek yerinde.. Herkes iyi davranıyor, yüzüme gülen arkasını dönünce ağlıyor, biliyorum. Sevildiğimi biliyorum zaten de bunu iliklerine kadar hissetmek apayrı manevi krallık sağlıyor bünyeme. Hastalığımı küçük yansıtmaya çalışıyorlar bana karşı, ameliyatımı tırnak kesme noktasına minimize ediyorlar kafama takmayayım diye. Yemezler yavrular. Neyin ne olduğunu biliyorum. Hergün kanserli cenazeler geçiyor elimden, önümden, imzamdan.. Ama şu var; korkmuyorum. Ne hastalığın adından, ne düzeyinden, ne de ölümden.. Ölümün bilincinde olan insanım ben. Hem yeneceğim ben bunu. Beraber yeneceğiz. Aslında uyuz olurum böyle braveheart cümlelere ama bu seferlik dedim işte.

Ne olursa olsun buralardayım.. Başıma bir iş geldi, ağlarım zarı zarı demedim. Şuna biat ettim;
"Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn"
Başınıza bir musibet isabet ettiği zaman, Allah'tan geldik ve ona döneceğiz deyin.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Hz. Arap Şükrü


Düğünden sonraki gün, düğün misafirleriyle (ki kendileri eşimin kuzenleri olur, pek severim) yorgunluğumuzu atmak maksadıyla Hz. Arap Şükrü ziyareti yaptık. Deniz Tabağı'na kapak attık.
Nereden baksan 9-10 ay olmuş kanıma alkol karışmadığı.. Sene-i devriye yapmamak lazımdı..
Herneyse, dışarıda oturacaktık sigara sebebiyle ama hava da serin.. N'apsak ki diye düşünürken, garson dedi ki "Beyler, sizi yukarı alabilirim.. Başbakan bugün teftişe gelmeyecekmiş, sigara içebilirsiniz içeride" İçim kıpır kıpır oldu. Normalde "höst ne bu ukalalık" diye çıkışabiliteye sahip bir yapım var ama işime gelince ses etmedim tabi. İnsanoğlu, yavşak işte. Beşer, yavşar. Çıktık üst kata, güzel bir masa.. Kuruldum köşeye, garsona dedim Türk büyüklerini say.. Dedi hay hay; Tekirdağ, Yeni Rakı, Efe Rakı, Kulüp Rakı, Boğmaca Rakı vs vs.. Siparişimiz dedim; Tekirdağ'ın Altın Sarısı.. Büyük olsun.. İki de çay..
Masada 5 kişiydik ama 3 türdük; Sofiler, Anti-Sofiler ve Ben.. Damadın şerefine içmeye gittik ama damadın sofi damarı tuttu. Diğer sofican da küçük kayınbirader; o daha küçük Behlül..
Bir büyük muhabbetle bitti.. Kalkarız falan derken, fasıl grubu geldi, kuruldu yanımıza.. Masadakiler, ben hariç Ankara'lı tabi.. Ankara koçları kapı gıcırtısına bile oynuyorlar.. Kalkılır mı oradan şimdi? Fasıl vurdukça coştuk, bir şişe, üstüne bir şişe daha.. Arada istek şarkılar.. Bir ara baktım Udi Zeki Müren, kemancı Bülent Ersoy, darbukada Ankaralı Namık falan.. Gözümü ovuşturdum, geçti.. İstek yapıyoruz, telefonla istek yaptığımız kişiye dinletiyoruz. Benim zevcem için isteğim belliydi tabi; "Ankara Rüzgarı"

Pembe küçük dudağın, söyledi şarkımızı
İndi bahar Ankara'nın sisli yamaçlarına
İçli sesin ah ne kadar açtı gönülde sızı
Her gören ağladı kalbimi bağladı dalgalı saçlarına

Söyledim aşkımı ben Ankara rüzgarına
Olmadı kaldı benim her hevesim yarına
Her gören agladi kalbimi bağladı dalgalı saçlarına

Önce biraz gülecek kalbe ümit katacak
Söz verecek gelmeyecek hep seni kandıracak
Sev diyecek sevmeyecek belki de ağlatacak
Boş yere ağlama kalbini bağlama Ankara kızlarına


Ben de keman sesi duydukça sanki daha dağılıyorum. Alkol ile birleşince felaket etki ediyor.
Ama yine de dimdik çıktım oradan. *Taksiye bindik. 5 kişi olduğumuzdan, öndeki tek koltuğa sofileri attık. Ben de arkada ortada kaldım. Sıkıştığım için kolları yanıma koyamadım, öne koydum, boşta kaldı yani.. Taksi hareket edince boşta olan ellerim, o an ki boş beynimin etkisiyle, önümde gördüğüm taksici ve sofilerin yan yana dizilmiş 3 kafaya, daha doğrusu saç döngülerine gitti. Başladım bunların saç döngülerini parmaklamaya sırayla.. Tam şoförün saç döngüsünü parmaklıyordum ki, elimi tuttular. O an gülme krizi yaşadık biz arkada.. Ve dağıldım.. Düğün evine geldik, önüme gelenin saç döngüsünü parmaklamışım.. Kayınpederin saç döngüsünü parmaklayacakken tutmuşlar beni, gerisini de hatırlamıyorum :) Hoş bir geceydi, düğünün yorgunluğunu attık. Arada bir dağıtmak lazımmış böyle.
İş bu geceyi, Ertesi gün fazla cenaze çıkarmayarak, beni yormayan Azrail'e hediye ediyorum..

*
Sosyal mesaj: Alkollü araç kullanmayın

Bir Yastıkta !

Yoğun bir haftasonu geçirdim.. Yorucu ama iyiydi.. Kayınbiraderi evlendirdik.
Şehirdışından kız almak zor zanaatmış ama.. Yorulduk..
Küçük kayınbiraderin kulağına küpe olsun bu da.
Hem kuzenlerinin, hem benim tüm ikazlarımıza rağmen, evlendi.
Evlat dedim, yapma. Bak ben en yakın örneğim sana. Bana bir bak..
Evlenene kadar neydim, evlendim ne oldum en net sen gördün. Yakma kendini dedim,
Al Paçino edasıyla döndü bana dedi ki;
"Enişte, hatırlar mısın bana bir mail göndermiştin..
Evlilik iyidir.. Karın iyi çıkarsa mutlu, kötü çıkarsa filozof olursun demiştin,
işte ben de gözümü kararttım, evleneceğim" dedi, evlendi.
Engelleyemedik efendim.
Neticede verdi yularını artık.. Vuslata erdi.. Genç çifte "başarılar" diliyorum :)

21 Eylül 2010 Salı

Ne Okuyorum? #11


"Cennet / Dante Alighieri"

17 Eylül 2010 Cuma

Ne Okuyorum? #10


"Hercule'ün On İki Görevi / Agatha Christie"

16 Eylül 2010 Perşembe

Obez Kedi


Şeker obez olmuş.. Tam 7,1 kg..
45 gün önceki kontrollerdeki ağırlığı; 6,2 kg

Veteriner söyleyince kabullenemedik, türlü savunmalara geçtik;

-Ama onun kemikleri iri?
-Ama o tek yavru olarak doğdu?
-Annesini çok emmiş?

Veterineri sebzeli diyet mama veriyordu, yemez dedik.
Gramaj ile besleyeceğiz o halde dedi.. Yandın evlat!

Sonuç ortada işte.. Mama kabı silme dolmadan yemeyen kedi, şimdi gramla besleniyor :)
Egzersizlere de başlatacağım.. Führer'in olacağım Şeker!

Ne Okuyorum? #9

"Bozkırın Sırrı / Ahmet Turgut"

12 Eylül 2010 Pazar

Demos-Kratos

Referandum süreci benim açımdan zor geçti. Çok düşündüm, çok tarttım..
Sağıma, soluma baktım, hemen her değişik fikirdeki siyasilerle konuştum..
Birine "neden evet?" diye sordum, diğerine "neden hayır?" diye sordum..
Sonra biraz da kendi fikirlerime sorayım dedim.
Her partinin kendi sebeplerinin bulunduğu kitapçıkları okudum.
Yine emin olamadım, olduğu gibi tüm paketi okudum..
İki seçenek de beni %100 tatmin etmedi. Oyum kesin şöyle diyemedim.
Hayırda da hayır gördüm, evetde de hayır gördüm.
İki seçeneği de benimsedim, iki seçeneğe de karşı çıktım.
Sandığa gittim, hâla kararsızdım.
Kararsız seçeneği olmadığı için, sandık başında eşime sordum, ne dediyse ona bastım mühürü.
Aile içi oligarşi.. Kadın haklı beyler..
Anlayacağınız sabit fikir sahibi biri olarak değil aşağıdaki böğüreceğimin sebebi..
Bunları neden anlattım? Şu yüzden;

Halk "evet" dedi..
Bir grup aydınlık dilencisi (Belgarath başkan sağolsun) hortladı;
"görgüsüzler, cahiller, köylüler, aptallar, salaklar" diye..
Durmadılar, "Aziz Nesin az söylemiş, bu milletin %58'i aptal" dediler..
Daha da yetmedi, "Bir avuç aydın azınlık kaldık" dediler..
Höst bre! Bu ne yavşakça bir düşüncedir yahu! Resmen sapıklıktır bu.
Ey dilenci, bir düşün bakalım halkı oluşturanlar kimdir? Aydınlığın kriteri nedir dilenci?
*Neye göre sen aydınsın da, diğeri cahil? Küresel ısınmaya bile evet ama sana hayır dilenci!
*Neye göre sen zekisin de, diğeri aptal? Bireysel silahlanmaya bile evet ama sana hayır dilenci!
*Neye göre sen ülkeni sevensin de, diğeri ülkeyi satan? Çelik bile değişti, sen değişmedin dilo :(

Hani nerede kaldı senin demokrasi anlayışın dilenci?
Demokrasi kendi isteklerin seçilmediğinde fos mu çıkıyor yoksa?

Halk türküleri çığırırsın, adına halk müziği dersin, ama halkın tercihine saygı duymazsın be dilo..

Benim köylü halkım başımın üstündedir dersin, benim işçi halkım eziliyor dersin, sonra o güruha "köylü, ezik, cahil" dersin.. Ey melekler meleği, söyle bana kimsin sen dilenci?

"Her topluluk layık olduğu şekilde yönetilir" sözünü düstur alırsın, iş buna kaldığında kabullenemezsin.. Git, kendini çok sevdirmeden dilocan..

Aysun Kayacı "dağdaki çoban ile benim oyum nasıl bir olur" deyince hümanist halkçı tavır takındın, ama bugün sandıktan evet çıkınca "okuma yazma oranı/oy paylaşımları" analizleri yaptın.. Sen hangi bokun lacivertisin be dilo?


Bu aydınlık dilencileri 364 gün çobanlar hakkında türküler besteler, şiirler yazar, başımızın üstünde derler, ama geri kalan 1 gün kendi oylarıyla eşit oy hakkına sahip olmalarını hazmedemezler.. Kırmızı sana çok yakışıyor be dilenci :(

Sosyalist futbolcu Metin Kurt ve Marksist futbolcu Ivan Ergiç için methiyeler düzersin, Suat Kaya ve Hakan Şükür safını belli edince defterden silersin.. Yatacak yerin yok senin dilenci :(

Senelerce Sezen Aksu dinledin, baş tacı ettin, onunla yattın, kalktın, ağladın.. Ama Sezen Aksu referanduma "evet" diyeceğini açıklayınca hayatından çıkarttın.. Bu da mı gol değil be dilenci :(

Bak yağmur başladı.. "Evet" veren cahiller şu yağmurun seline kapılıp gitsin bu memleketten istiyorsun değil mi dilenci? Haydi itiraf et dilo, yağmurun sesine bak dilo, sindirime davet ediyor.

Dünya üzerinde demokrasi ile yönetilen ülkelerin yaşadığı seçim sonuçlarını sindirmesini arastırmadan evetçileri "mantıksız çoğunluk", hayırcıları "mantıklı azınlık" ilan ettin..
Selvi boylum, al yazmalım, dilencim.. Sen teksin :(


Rahşan Ecevit bile Mhp ile koalisyonu sindirdi ama sen bu referandumu sindiremedin dilenci.. Hiiiç anlatamadın, hiiiç anlamadılar be dilocan :(

Sonuç ne çıkmış olursa olsun, misal hayır çıksaydı ve yukarıdaki cümleleri diğer grup dilencileri söyleseydi de aynı tepkiyi verirdim. Demokrasi bu kadar kişisel algılanmamalı.

Değinmeden geçemeyeceğim ki;
Meydanlarda, "oy vermemek Akp'nin ekmeğine yağ sürmektir" diyen bir sevgili genel başkanın
"oy verememesinin" izahı yok. Buna dilenciler bile gülüyor. Yine de seni sevmiyorum dilenci :(

4 Eylül 2010 Cumartesi

Dilenci


Bir dilenciydi o. Kısaca "Dilo" derlerdi ona. İnsanlık dileniyordu. İnsan olmak onun için bir sıfat değildi sadece, hayatın anlamıydı. Yaşama sebebiydi. Herkes önce insan olmalı, bundan feyz almalı, düstur edinmeli, aldığı nefesi bile buna göre almalıydı. Herşeyin önünde olmalıydı insan olmak. Bu dünyaya geliş sebebiydi herkesin. Her Adem oğlu, her Havva kızı doğduklarında insanımsıydı. İnsanımsı olarak başlamıştı herkes dünyaya. İnsan olmanın da gerekleri vardı şüphesiz. Kuralları olmalıydı bu işin. Kuraltanımaz kişi insan olamazdı onun ölçülerinde zaten. Diğerlerini sevmekti bu kuralların en birincisi. Diğer kurallar bunu takip ederdi. Onları tanımaktı ikincisi. Onları mutlu etmekti üçüncüsü ve onları mutlu ederek mutlu olmaktı dördüncüsü, onları düşünmekti beşincisi... Uzayıp giderdi bu silsile. Ama insan olmanın ana teması hiç değişmezdi; mutlu etmek ve mutlu olmak.
Yaratıcı her kimin inandığı her kim ise, ya kozmik güç, ya allah, bunu öğretmek, bunu yaşatmak için var etmişti insanımsıları herhalde. Böyle olmalıydı, kesin böyleydi ona göre. Kural kitabına yazmıştıya dilenci; sevmekti ilkin. Herşeyi sevmek, sevmeyeni de sevmekti insan olmak. Dilo'nun da kalbi vardı. Bir kalbe tutulmuştu o da. Ceren (ceylan yavrusu) gibi ürkek, kendisini koruyamamaktan korkan, ceren gibi güzeldi bu kalbin sahibi. Ceylanların kraliçesiydi hatta. Yani, Cerenlerin Ece'si.
Adını sormaya bile gerek görmemişti Dilo. Cerenlerin Ecesi onu tanımlıyordu zaten. Cerenlerin Ece'sinin kalbi taştı, aklı karışıktı velakin. Dışarıdan görünen ürkek ceylan yavrusu, kendi içinde kara kalpliydi. Kötü değildi, ama sertti, kibirliydi. Yaşamın sebebini hep başka yerde aramıştı. Yaklaştırmıyordu yanına. Süzüldü dilenci, yaklaştı yanına. Ama ne gam! Kalbini kapatmıştı ona yavru ceylan. Sevemem diyordu seni ve bahaneler buluyordu: "Sen iyisin Dilo, çok iyisin. Nimetsin, bilirim beni hiç üzmez, incitmezsin. Ama yetmez.. Sen dilencisin, ben ceylan yavrusu. Sen Dilo'sun, ben Cerenlerin Ece'si. Hiç beraber olabilir miyiz, hiç yakışık alır mıyız, bizi birbirimize yakıştıran olur mu, aklın kesiyor mu buna? Sen de ileride benim kadar alımlı, benim kadar güzel olabilir misin ki hiç? Davul dengi dengine çalmaz mı Dilo?" Bu son cümleye kadar umutsuzluk içindeydi ama son cümle yeşertti tüm umudunu. Onlar davul değil, insandı. Davul varsın dengini çalsındı. Onların denk olmasına gerek yoktu. Kimin ne diyeceği de önemli değildi. Cerenlerin Ecesi neden böyleydi bilmiyordu ve sorgulamayacaktı sebebini ama ona yardım etmeliydi. Kurtarmalıydı karanlıktan. Neden ona tutulmuştu ki bunca kendisini üzmeyecek, insan olmuşlar varken? Bilmiyordu ama bunu ilahi bir işaret olarak algılamış, kendini onun kurtarıcısı rolüne bürümüştü. Ve gerçekten sevmişti onu. O sevgi ki, sevmeyenin taş kalbini yumuşatacaktı. Zordu bu, ama olacaktı. Olmalıydı. Sevmeyen de insan olmayı hakediyordu. Ona yardım edecekti, o da insan olacaktı böylece. Çünkü onun insan olandan bir farkı yoktu yaratılışta. Her ikisi de insanımsı doğmuş, biri insan olmuş, biri olamamıştı. Onun da aklı ve kalbi vardı. Sadece aklı karışık, kalbi taştı. Dilenci bilirdi ki, dünya döngüsünde taşlar yağmurun ve rüzgarın işe koyulmasıyla, zamanla parçalanır, saflaşır ve kum olurlardı. Dilo bunları bilecek ve bunlardan anlam çıkaracak kadar bilgiye sahipti. Çünkü insan olmanın kurallarından biri de, düşünmekti. Diğerlerini mutlu edebilmek için düşünebilmek de şarttı. Bu düşünebilme yeteneği bir erdem değil, doğal bir vergiydi zaten. İş bu düşünebilme yetisi, taşı kuma çevirebileceği fikrini vermişti dilenciye. Geriye sadece dilencinin rüzgar ve yağmur olabilmesi kalıyordu. Bunu başaracağına inanmıştı Dilo.
Dilo, Cerenlerin Ecesi'nin sözlerinden, şeytanı anımsamıştı. Çünkü Dilo'nun içini bile bile, insanlığını göre göre başka yönlerine isyan etmişti. Tıpkı şeytanın, kendisini yarattığını bildiği tanrıya, bir başka yarattığına secde etmesini istediği için isyan etmesi gibi. Ve bu isyana tanrının da rıza gösterdiğini zira rızası olmadan isyan edemeyeceğini de bile bile isyan etmişti..
İşte böyle ilginç bir şekilde başlamıştı -insan olması için yaratılan insanımsıların atası- Adem'in hayatı. İnsan olmak o yüzden zordu. Aynı şeytan gibi, Dilo da biliyordu ki, kendilerini insan olabilmeleri için yaratan, isteseydi zaten insan olarak yaratabilirdi. Ama insan olmayı kendileri becersin istemişti yarattıkları. Dilo bu durumu bir sınav olarak görüyordu ve insanlık okulundaki bir sınıf başkanı ve sınıfın en insanı olarak, bu sınavda zorlanan insanımsılara kopya vermeliydi. En etkili kopyayı en yakınındakine verebilirdi. En yakınındaki de kalbindeydi; Cerenlerin Ecesi. Yağmur ve rüzgar olup taş kalbini kum ederek, onun bu sınavdan geçmesini sağlamalıydı. Olmadı, yapamadı. Kopya verirken yakalandı, okuldan atıldı. Bunu da beceremedi dilenci :(

10 Ağustos 2010 Salı

2018

16 Temmuz 2010 Cuma

Yorumsuz




Pamuk


Bir gariban öldü. Parçalanmış bir hayattı onun hayatı.
Yüzüne baktım yıkandıktan sonra, meymenet yoktu.
Kaşları, benim martı kaşlarımın tersiydi. Küçük Emrah gibiydi.
17 yaşındayken kaçırdığı kızla evlenip, 60 yaşına gelince boşanmak...
Neydi ki bunun sebebi? Aralarındaki ten uyumu mu bitmişti?
Yada elektrik mi alıp veremiyorlardı artık, kablolar mı kopmuştu?
Neydi son nefesini verirken, yanında sadece Azrail'i görmenin sebebi?
Neden yatakta değildin de bir sokak köşesinde üstünde çaputlarla bulundun?
Sordum, söylemedi. Söyleyemedi, utandı belli ki.. Ama oğlu söyledi işte;
"Altılı tutturdu abi, sevindik artık paramız var diye. Ama o önce annemi boşadı"
Sonrası malum, her kırkından sonra azanın düştüğü durum işte:
Parayı 43 sene sana saçını süpürge eden insan ve çocuklarınla değil de,
sana 4 saat zevk yaşatanlarla yedin, bitirdin. Sonra kendin de bittin.
Utanmadan bir de öldün, benim önüme düştün. Ehh o zaman affetmem;
"Cafeeerrr! Pamuğu bol kullan ulan!"

Ne Okuyorum? #8

"Şair / Michael Connelly"

Arka kapaktan:
"Ölüm, gazeteci Jack McEvoy'un işidir. Başkalarının acısını kullanarak yazdığı yazılar ona ün ve para kazandırmıştır"


Benden: Sevdim bu adamı şimdi.. Meslektaş olmasak da, işimiz benzer.. Tuttum bu kitabı..

Frappé

Ev hanımlarına nazire yapasım geldi. Tarif vereceğim.
Kahve sevenler için, bu sıcak yaz günlerinin ilacı...
5 senedir her yaz favori içeceğim olan bu mereti kim keşfetmiş bilmiyorum.
Yunanlılar 50 yıldır kullanıyor bunu, Zeus'un keşfi diyorlar, içiyorlar. Bizim zemzem gibi.
Bahse konu besinimiz, günün, haftanın, ayın, mevsimin içeceği; Frappé


Malzemeler;

  • 1 tatlı kaşığı Nescafe Frappé veya Nescafe Cool (Nescafe Classic de olur, ama Gold olmaz)
  • 1 çay bardağı süt (İnekten olacak)
  • 1 çay bardağı su (Temiz olacak)
  • 1 yemek kaşığı toz şeker (Frappé sade olmaz. Şekersiz seviyorsan, tatlı kaşığı ile koy)
  • 5 küp buz (Soğuk:)
  • 1 yemek kaşığı dondurma (Bu da soğuk olsun)
  • 1 uzun cam bardak (Bira bardağı gibi uzun olsun. Zemzem bardağı olmaz)
  • 1 Shaker. (Shaker yoksa, 1 litrelik şişe de olur)
  • 1 baş pipet (Hüp diye içine çekebilmen için. Olmazsa olmaz)


Yapılışı;
  • Benim tarifim biraz eziyetli ama netice de bu eziyete değecektir.
  • Sütü ve suyu ısıtarak blendera dök.
  • İçinde kaynar su ve süt bulunan blendera nescafe, şeker ve dondurma ekle.
  • Bu karışımı çırptıktan sonra shakera veya şişeye dök ve köpürene kadar çalkala.
  • Şişeyi buzluğa koy. 10 dakika sonra buzluktan al ve çalkalamaya devam et.
  • Çalkala.
  • Çalkala.
  • Sus ve çalkalamaya devam et.
  • Tamamen köpüğe dönüşene kadar çalkaladıktan sonra, uzun bardağa dök.
  • Buz küplerini blender veya rondodan geçir ama dikkat et su olana kadar değil.
  • Küçük parçalar haline dönüşen buzu uzun bardağa ekle ve pipeti bardağa sok.
  • İsteğe göre bardağınızın üstüne sıvı krema da sıkabilirsiniz.
Keyifle soğuk içiniz, bana dua ediniz.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Ne Okuyorum? #7

"Kandaki Tel / Val McDermid"

26 Aralık 2009 Cumartesi

Portre #7

27 Aralık..
Ulusal marşımızın müellifi milli şair, düşünür, veteriner, öğretmen, vaiz, hafız, milletvekili Mehmed Âkif Ersoy'un ölüm yıldönümü.
İstiklâl Marşı en çok bilinen eseridir şüphesiz. Tüm eserleri bilinmelidir. Haktır.
Dosdoğru bir adamdır. Öyle ki, kimisi "gavur baytar" dedi onun için, kimisi "yobaz hoca"..
Bense şöyle diyorum;
"İyi ki safahat isimli esere ve her duyduğumda tüylerimi diken diken eden o milli güfteye sahibim..
Allah rahmet eylesin"

Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem..
Biri ecdâdıma saldırdı mı hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!- Hiç olmazsa yanımdan koğarım..
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam..
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle..
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim..
Onu dindirmek için kamçı yerim çifte yerim!
Adam aldırma da geç git diyemem aldırırım..
Çiğnerim çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...

24 Aralık 2009 Perşembe

Ne Okuyorum? #6

"Kimseye Söyleme / Harlan Coben"

Maraş

Aralık, 1978
Kahramanmaraş olayları..
111 insan öldü, 841 ev ve işyeri yakıldı..

31 yıl oldu ama gazete başlığındaki soru, gerçek cevabını bulamadı..
Ortada bir gerçek var; bunun adı katliam.. Ölenleri yad ediyorum..
Alevi-Sünni görünümlü sağ-sol çatışmasıydı karşıdan bakınca..
Karşıdan bakınca ama, kimin gözlüğünden bakınca? İşte burası muamma..
Bir gözlükten bakmamaya çalışacağım..

Herşeyden önce şu bilinsin, bu olay çok önemliydi..
O dünleri yaşamayan bizleri çok ilgilendirmeli..
Zira bu olay, bizi, bugünümüzü 20 sene geriye götüren 12 Eylül darbesinin tetikçisiydi!
Ve sonra gün gelecek, CIA Türkiye temsilcisi Richard Perle "our boys did it" diyecekti..
Ve biz, o gün 20 sene gerileyecektik!

İnsanlar vardı, cahildi.. Ve insanlar vardı, kumandaya hükmeden..
Bir danone reklam repliğini çok sık kullanırım objektif takıldığım zamanlarda;
"kimine göre süt, kimine göre çikolata"
Soldakine göre sağ cenahtı bu olayların müsebbibi, sağdakine göre sol..
Ortanın berisindeki, "dış güçler" dedi.. Ortanın ötesindeki "iç güçler"..
İpuçları var, ama bir Sherlock çıkaramadık milletçe aramızdan..
Oraya tekbir nidalarıyla giden sağ cenah da vardı..
Oraya olayı araştırmak için giden dönemin Chp'li içişleri bakanı da vardı..
Daha sonra bu bakan araştırmaları sonunda "Olayı sol örgüt yapmış" dedi..
Sol cenah ayağa kalktı: "Bu bakan, Ajan!"
Sonra o bakan görevden alındı Chp hükümeti tarafından..
Yerine bir başka bakan görevlendirildi.. O da araştırmalar yaptı; "Sağ örgüt yapmış"
Sol cenah rahatladı: "Bu bakan, Ajan değil!"
Sağ cenah ayağa kalktı: "Sol izleri yok edip, sağı suçlu konumuna getirdi bu bakan!"
Sol kükredi: "Bu emperyalist faşistler Amerika'nın oyuncağı"
Sağ durur mu: "Bu dinsiz komünistler Moskof uşağı!"
Bir aklıselim yokmuş o zamanlar.. Bir Sherlock çıkaramamış bu millet arasından..
Hoş Sherlock çıksa ne değişirmiş ki? Benim ki de laf işte!
Sherlock ipuçlarını toplayıp, araştırıp suçluyu bulsa;
"Sol yaptı" dese; sol cenah "Bu kokainmandan dedektif mi olurmuş" diyecekti..
"Sağ yaptı" dese; sağ cenah "Bu kemancıdan dedektif mi olurmuş" diyecekti..
Ortanın ortası yok, dilin kemiği yok.. Herkes hâla bir şey söylüyor..
Ama yine ortada buluşulamıyor.. Hâla kavga, hâla geçmişin intikamı ağır basıyor..
Bu öyle bir dava ki, herkes "kullanıldık" diyor, bunu kabul ediyor sonra bir "ama" patlatıyor ortaya..
Herkes sütten çıkmış daha ak kaşık, herkes diğerine göre biraz daha temiz, herkes daha "az kullanılmış"

Şimdi bu postu okuyan sağcı da çınlatacak kulaklarımı, solcu da..
Hadi len! Yürü git!

Maraş, Maraş'ta derler oy aman aman..
Bu nasıl Maraş, bu nasıl Maraş?
Al kızıl kan içinde can veren kardaş..
Kardaş kalk gidelim, yoldaş kal gidelim..
Bizim iller kırçıllıdır, geçilmez yollar..
Yağmur, çamur kurusunda gidelim, burdan gidelim..
Ufak taş ile bina yapılmaz, bir benim ölmemle Maraş yıkılmaz..
Valla bir ben ölmeyinen kardaş Maraş yıkılmaz!
Yollar çamur, kurusunda gidelim..
Lale, sümbül büyüsünde gidelim..
Kardaş kalk gidelim..

18 Kasım 2009 Çarşamba

Rüya



I have a dream :)

Bir rüya gördüm..

Bir grup asker ile bir grup terörist çatışmaya girdiler şehirde..

Askerlerin hepsi öldü, teröristler ise 2 kişi kaldılar..

Kaçmak üzereydiler ki, yurtsever bir esnaf ile peşlerine düştük..

Yakaladık tabi, kaçar mı?! Kavgaya tutuştuk kalaşnikoflularla..

Bir kafa attım benim ki öldü.. Sonra diğerine geçtik, öldürdük..

Saate baktım, 17'yi geçmiş.. Karakol kapanmıştır dedim :)

"Götürelim bunları yarın basın huzurunda teslim ederiz"

Bendeki egoist düşünceye bakar mısınız :) Herneyse, sardım sarmaladım benimkini,

attım cenaze aracına eve götürdüm, merdiven boşluğuna bırakıp zevceme seslendim;

"Zevvcceeee, aşağı in de erinle gururlan!" Zevcem indi, görünce korktu tabi. Yanında da yeni gelin kuzeni var, anlattım, gurur duydular hakikaten :) O an benim cesette kıpırdanma oldu, ölmemiş!

Başladım kafasına kafasına saydırmaya, Allah ne verdiyse tekmeliyorum. Yok! Herif kalkıyor!

Vurdukça vuruyorum, işlemiyor! Ulan bir saat önce bir kafa darbesiyle bayılttığım adama bak!

Kalktı yerinden, başladık güreşmeye, ama tabi ben büyük pehlivanım, dayanamadı! Aldım enseden kurtkapanına, tutuyorum ama çok zorlanıyorum. Zevceme diyorum ki jandarmayı ara hemen, terörist yakaladığımızı söyle. Herif başladı ağlamaya ben terörist değilim diye. Hatta dualar okumaya başladı, terörist hiç dua bilir mi diye ispat ediyor kendince ne alakaysa :)

Abooo! Hanım inandı. Bana diyor ki "Bu teröriste hiç benzemiyor, bak hem dua biliyor hem sarı.. Laz gibi bu, lazdan terörist mi olur" Ya diyorum gözümle şahidim ben bunun terörizmine, bi tabur askeri harcadı herif, ara şu jandarmayı be kadın.. Yanlış birşey yapmayalım diyor hâla..

Bu sırada gücüm tükenmek üzere, bıraksam kaçacak lavuk! Son bir kudret toplayıp, biraz önce kafasına aldığı darbelerimden nasiplenmiş kanlı sağ kulağını ısırmaya başlıyorum.. ağzıma kan tadı geliyor, sonra büyük bir acı duyuyorum! Bir uyanıyorum ki ağzımda kan var, dilim kopmak üzere!!

Hayır olsun!


12 Ekim 2009 Pazartesi

Alıntı..

Bir gün hoş birini görürsün,
Ve bir bakarsın 56 yıl geçmiş.
Sonra sinemada altına kaçırırsın,
Temizlemene yardım eden bir tek O'dur.
İşte aşk budur evlat..
(Six Feet Under S01E06)

3 Ekim 2009 Cumartesi

4 Ekim

BURSALI HAYVANSEVERLER 4 EKIMDE KENT MEYDANINDA:
4 EKIM HAYVANLARI KORUMA GÜNÜ * BURSA
Tarih: 04 Ekim 2009 Saat: 02:00
Yer: BURSA OSMANGAZİ METRO İSTASYONU (KENTMEYDANI YANI)
İletişim: Aysun Canıtez ( 0535 740 79 65 )
Açıklama: 4 Ekim Pazar günü saat 14.00'de Osmangazi metro istasyonu önünde toplanıyoruz.
Kent meydanına kadar kısa bir yürüyüş ve basın açıklamasıyla birlikte etkinliğimize devam edeceğiz. Tüm hayvanseverleri bekliyoruz.
Kipa'ya da teşekkür.. Az değil indirim miktarı.. Göstermelik değil yani.. Değerlendirmek lazım..

1 Ekim 2009 Perşembe

Kitap, Candır !

Ramazan bitip ben de kitap okumaya tekrar başlayınca, bu konuda ahkâm kesebilme cüretini kendimde buldum yine :) Milletçe kitap okumuyoruz yeterince! Japonya'da bir kişi bir sene boyunca 25 kitap okurken, bu sayı bizde 0.2'nin altında. Yani 6 kişi toplasak 1 kitap okurlar senede. Karikatür de bunu müthiş anlatmış zaten.
Ama işin garibi kimse kabul etmiyor bu durumu. Herkes "aa ben okuyorum vallahi" modunda.
İyi de kardeşim kim okumuyor? Yada bir kitabı tüm sülale mi okuyor? Anketler belli, satışlar belli, kütüphanelerde kayıtlar belli. Alınmıyor, satılmıyor, kiralanmıyor, okunmuyor işte! Net!
Binlerce CV geçmiştir benim elimden. Hepsinde kişisel hobi bölümünde "kitap okumak" yazar. Hsttr len! derim içimden. Kitap okumakmış. Yalancı lavuk!
Şimdi kimse bana "Milletin okumamasından sanane? Hem okununca ne olacak" demesin.
Dert bana kardeşim, etkiliyor beni. Kitap okumazsan konuşmayı beceremezsin ortam içinde. Fikrin olmaz avare olursun. Cahil kalırsın. Üretemezsin ne bir mal ne bir fikir. Çok gezen daha çok bilir cümlesi koftur. Senelerce gezdik zaten milletçe Orta Asyadan Balkanlara.. Okumayan avare cahil insan, tehlikeli insandır. Bana dokunmasa, elbet çocuğuma dokunur zararı. O yüzden bana ahkâm payı düşer bu konuda kimse kusura bakmasın! Hem alın, verin ekonomiye can verin. Böylece krizin son kalan belirtileri de kalksın :)
Kitap candır arkadaş. Bu dünyada öğrenmekten daha güzel, daha büyük ne var? Sus, aşk deme!
Bu dünyaya neden geldik? Bence öğrenmek için. Ne öğrenmek için? Sana göre süt, bana göre çikolata!
Suppose you read four books a week every week for 70 years. Allowing for a day here and there where you’re unable to read, we can call that 200 books a year, and 14,000 books over the whole three score years and ten. It’s a lot of books. But relative to all the books there are, it’s a tiny, tiny fraction. According to the guy who manages the Google Books metadata team, at the latest count the books in the world now total 168,178,719. Your 14,000 books are just 0.008324477724 per cent of that. You can think of it as follows. Suppose all the books in the world made up a single calendar year, and you were reading through the pages of that year, cover to cover. Then, 14,000 books - and that’s going some - would only get you through the first 44 minutes of the year. There’d still be 364 days, 23 hours and 16 minutes that you hadn’t read. And if you get through fewer than 14,000 books in your lifetime, it will look even worse. Comforting in a way.

Yukarıdaki yazı diyor ki; Farz edelim 70 yıl boyunca haftada 4 kitap okuyorsunuz. Bir-iki gün fireyle, bu yılda 200 ve 70 yılda 14.000 kitap eder. Fakat bu dünyadaki basılmış tüm kitapların yanında mini minnacık bir sayı olarak kalır. Google Books'un veritabanı yöneticisi belirtmiş ki; en son sayımlara göre dünyadaki tüm kitapların sayısı 168.178.719. Ve sizin okuduğunuz bu 14.000 kitap, bu sayının yalnızca yüzde 0.008324477724'ünü oluşturur. Şöyle de düşünebiliriz; tüm bu kitapları bir takvim yılı olarak varsayalım. Ve sizin okuduğunuz bölüm, bu yılın ilk 44 dakikasından ibarettir, geriye 364 gün, 23 saat ve 16 dakika kalır. Eğer haftada dört kitaptan daha az okuyorsanız durum daha vahimleşir.

Ne Okuyorum? #5

"Koloni / Jean Christophe Grangê"

20 Eylül 2009 Pazar

Tebrik

Şeker Bayramı, Ramazan Bayramı..
Çocuklar için, Yetişkinler için..
Sana göre süt, Bana göre çikolata..
Kutlu olsun, Mübarek olsun..
"O eski bayramlar" gibi huzur ve heyecanla geçsin..

17 Eylül 2009 Perşembe

Kapak !

TV ekranlarında hep aynı haber: Cem Garipoğlu yakalandı
Hatta Müge Anlı zibidisi ekranın altındaki "teslim oldu" yazısını, hafifletici sebep olur diyerek değiştirtiyor rejisine. Sonra "teslim oldu" yazısı, "yakalandı" olarak değiştiriliyor..

Bu ülkenin hukuk düzeni o kadar mal yani değil mi Müge zibidisi? Seni izleyen hakim etki altında kalıp hafifletmeyecek Cem'in cezasını.. Çok yaşa e mi Müge.

Ne yakalanması yahu? Konduramıyorsunuz apaçık teslim olmasını. Nefret ediyor olabilirsin, ama haberciysen objektif olmak zorundasın kardeşim. Yok ben olamam objektif diyeceksen, o işi yapmayacaksın!

Cem oğlanı şöyle diyor ifadesinde: Korktuğum için değil, babam suçsuz yere hapiste, ona üzüldüm. O yüzden teslim oldum.
Bunun açılımı şu: "Ben teslim oldum. Teslim olmak istediğim için teslim oldum. Ben teslim olmasam nah yakalardınız"
Kavgada söylenmez bu cümle.. Koskoca emniyet teşkilatına bir kapak bu.
Ardından da diyor ki: Hiç yurtdışına çıkmadım. Hep İstanbul ve civarındaydım
Al işte bir kapak daha..
Koskoca vali, koskoca il emniyet müdürü ne demişti: "Yurtiçinde olması mümkün değil. Yoksa yakalardık. Ama yine de çember daralıyor"

Benim saf insanım da bunlara inandı tabi. Çokbilmiş Müge insanı falan hiç sormadı mesela şunu:
"Yaa valim yeme bizi, 17 yaşında bir çocuk tek başına yurtdışına çıkamaz. Veli izni gerekir. Diyelim ki ailesi yurtdışına kaçırdı, hani bunun kayıtları? Kayıtlardan kaçması mümkün değil! Başbakan bile özel vizesiz çıkamaz!"

Hadi parçaları birleştirelim şimdi:
Tam 200 gün.. 7 ay..
Taa ilk günden oluşan kamuoyu baskısına rağmen..
Yüzünü ezberlemeyen yurdum insanı kalmayacak kadar medyatik..
17 yaşında bir çocuk.. İstanbul'da.. Saklandı.. Sakladılar..
Her birimiyle tam saha pres yapan teşkilat, bulamadı..
Sonra çocuk teslim oldu.. Teslim olmasa hala Ermenistan'da çemberler daraltılacak..
Sonra vali, emniyet müdürü, il emniyet müdürü basın toplantısında şov yaptı..
Yakalamışlar..
Sonra kıytırık televizyoncular hafifletici unsur olmasın diye şöyle yazdılar: Yakalandı.
Sonra ben, şahsım, bizzat kendim şöyle dedim: Hadi len!

İş bu yazı bir kovalanmaç öyküsüdür.

15 Eylül 2009 Salı

Candan








.

14 Eylül 2009 Pazartesi

Ex ?

Eski Karım / Orhan Veli
Nedendir, biliyor musun;
Her gece rüyama girisin?
Her gece şeytana uyuşum,
Bembeyaz çarşafların üstünde?
Nedendir, biliyor musun?
Seni hala seviyorum, eski karım.
Ama ne kadınsın, biliyor musun?




Eski Karım / Ceyhun Yılmaz
Hala sen varmışsın gibi iki yastıkla yatıyorum..
Kimseye söyleme gidişini, ben söylemedim..
Elimde senin siparişin olmayan torbalarla geliyorum eve..
Ağlaya ağlaya öpüyorum yattığın yastığı yorganı..
Sanki beni az önce yolcu etmişsin gibi çıkıyorum sokaklara..
Üst komşuya hava atarak, bi fiyaka bi görsen..
Ne garip bu insanlar! Bütün mahalle..
Hatta alttaki bakkal bile seni geçen kasım öldü sanıyor..
Ne garip bu insanlar! Hala her sabah bana selam veriliyor..
Sanki, yaşıyormuşum gibi..

Ohh Be !


Marmara Bölgesinde etkili olan sel felaketinde zarar gören hayvanlara Osmangazi Belediyesi sahip çıktı. Selde etkilenen sahipsiz kalan ve yaralanan hayvanlar Türkiye'nin neresinden olursa olsun barınağa gönderilerek tedavileri ücretsiz olarak yapılacak. İmkanları ve teknik donanımı ile Türkiye'nin ilk ve tek barınağı olan Osmangazi Belediyesi Doğal Yaşam Merkezi şimdi de kapılarını sel felaketinde zarar görmüş hayvanlara açtı. Osmangazi Belediyesi Veteriner İşleri Müdür Veklili Dr. Aysu İlman, selden zarar gören sahipsiz kalan ve yaralanan hayvanların kendilerine gönderilmesini istedi. Türkiye'nin en modern tesislerinde hizmet verdiklerini belirten İlman, "Sel felaketinde yuvasız kalan, zarar gören ve bakıma muhtaç durumdaki tüm canlılara kapımız ardına kadar açıktır. Nereden olursa olsun mutlaka ulaşın. Hayvanlar burada kabul edilecek. Ve bakımları sonuna kadar yapılacaktır" diye konuştu.

***

Bursa Hakimiyet Gazetesindeki bu haber en azından yüreklere su serpti.. Yaralanan hayvanlar için de Bursa-Osmangazi Hayvan Barınağı'ndan daha olumlu bir yer daha yoktur Türkiye içinde.. Kalitesi su götürmez bu barınağın.. Hayvan dostları az da olsa nefeslensinler..

Klişe !

Dizi sezonu başladı ya, hanım kuruldu ekran başına bugün.. Dizisi Son Bahar vardı tabi, kaçırmaz.. Takılayım dedim yanında, ama dizi bana takıldı.. Klişe, klişe, klişe..
Hiç mi bıkmazlar, hiç mi özgünlük aranmaz ya?! Hep aynı "tür"..
Zengin, genç, yakışıklı erkek.. Yanında az soslu bi fakir kız.. Yada zenginken fakir olanı..
30-35 yaşını geçmemiş başrol erkekleri hep holding sahibi, hep ağa.. Öehh..
Eski Yeşilçam filmlerini, garip Sadri Alışık figürlerini özledim..
Hatta yeminle Kemal Sunal filmleri bile daha gerçekçiydi..
Komedi dizilerimizde sıkıntı yok. Absürd olsa da çoğu, özgünlük var..
Ama Romantik/Aşk dizisi dedin mi, illa ki genç-yakışıklı-zengin başrol oyuncusu şart!!
Diye düşünürken...
Serhat Tutumluer sempatimden dolayı izlediğim Kül ve Ateş adlı dizide de aynı mantığı gördüm; 20 yaşında 2 fakir genç arkadaş var..
Biri daha da fakir, diğeri de ortadirek işte.. Sonra bu daha fakir olan genç besleme olduğu evde hırsızlık suçlamasıyla maphushaneye gidiyor. Diğer genç bilinmiyor bu arada..
Sonra bir "15 yıl sonra" yazısı ile karşılaşıyoruz ekranda.. Ve...
Bu fakir genç (Serhat Tutumluer) memleketine bir dönüyor ki vay anam vay..
Kapısında köle adamlar, jeepler falan para gırla.. 300.000 verip eski arkadaşına (Erkan Bektaş) at hediye ediyor. Hediye verdiği arkadaşı da büyümüşte o memleketin en zengini olmuş haa. Gelde kudurma şimdi..
Bre lavuk! Senin anan bunca zaman hizmetçilik yaptı, sen 20 yaşında maphusa gittin, 15 sene sonra 35 yaş olarak bir döndün ki memleketin maaşını verecek durumdasın!
Ya esasoğlana komplo kurup maphusa yollayan diğeri? O da memleketin en zengini olmuş sıfırdan..
Bunların ikisi de 35 yaş, genç, yakışıklı, zengin.. Hem de sıfırdan, 15 yıl içinde.. Sktrn lan ordan!
Biz de genciz, yakışıklıyız, ticaret adamıyız da, peki biz niye 15 senedir holding sahibi olamadık ki?
Hatayı kendimde aramalı, kıvıramadık bu işleri besbelli. (KPSS diye bişey varmış ona çalışılacak)

Son dönem klişelerinden aklımda kalanlar;
Son Bahar / Erkan Petekkaya: Genç, yakışıklı, holding sahibi zengin..
Kül ve Ateş / Serhat Tutumluer ve Erkan Bektaş: Genç, yakışıklı, zengin.. x 2
Kış Masalı / Cemal Hünal: Genç, yakışıklı, toprak zengini, ağa..
Unutulmaz / Serhan Yavaş: Genç, yakışıklı, holding sahibi zengin..
Binbir Gece / Halit Ergenç ve Tardu Flordun: Genç, yakışıklı, holding sahibi zengin.. x 2
Bir de bütün bunların özelliklerinin (genç/yakışıklı/zengin) yanına "ağa" sıfatı alanlar var ki bunların da normal ismi yoktur. Hasan, Hüseyin, Ali, Veli çıkmaz onlardan..
Memleket genelinde %0.001'den fazla kullanılan bir isim kullanılırsa ağalık ayağa düşer.
Zira ağanınkinin üstüne pokh olmaz;
Sıla / Mehmet Akif Alakurt (Boran Ağa)
Asmalı Konak / Özcan Deniz (Seymen Ağa)
Hayır yani kıskandığımdan değil kardeşim! Memleket meselesi olarak görüyorum ben..
Saf yurdum kızları bunları izleyip "hakkaten böyle (genç/yakışıklı/zengin) adamlar da varmıştır, bizim mahalledeki Mehmet'i napayım, işyerindeki memur Ahmet'i gtüme mi sokayım" diye diye evde kalmışlardır, yurdum delikanlıları da böylece duvara tırmanır olmuşlardır..
Zira bu (genç/yakışıklı/zengin) mandavalların dizilerde hiiiçççç zengin kızlarla işleri olmamıştır... Nerede köylü/mahalli/yerel/fakir/besleme kız varsa, hep onlara aşık olmuşlardır..
Yurdum külkedisi kızları da özenmekte, beyaz jeepli prensini beklemekte haklıdır..
Mutlak gelip bulacaktır onu beyaz jeepli prens.. Evde bulamasa, yolda yada semt pazarında üstüne su sıçratmak suretiyle özür dilemekle başlayacaktır aşkları..
Sonuç olarak; başlık paralı eski düzenin daha anlamlı olduğu varsayıyorum..
Başlık parası yüzünden evlenemeyen genç gurbete gider taş taşır para biriktirmeye çalışır, ekonomiye bir katkı sağlardı.. Ama şimdi sayısal lotodan başka umudu kalmadı..

iPhone !

Hrrr..!

Blog Widget by LinkWithin